...

12/2/2009 - Zor Bir Ders

 
Herkesin, fizik dersini daha yakından takip edebilme şerefine nail olmaya çabaladığı bir anda, ne tesadüftür ki, o da çantasını aynı masaya bıraktı. Tam olarak benim yanımda oturacaktı. Ders arası olduğundan, temiz hava almak maksadıyla dışarı çıkarken, gözlerimin parıldamasına ve tebessüm etmeme engel olamadım.
 

Zaman oldukça çabuk geçti ve ders saatine sadece birkaç dakika kaldı. Bir saniye bile geç kalmak istemiyordum derse. Çünkü, hocanın ters bir anına denk gelip de o derse alınmama gibi bir bahtsızlığa maruz kalma durumu, siz de takdir edersiniz ki hiç iyi olmazdı bu durumda.

 
Ne var ki, masaya vardığım andan itibaren hiçbir şey istediğim gibi gitmedi ( ne istediğimi de bilmiyordum, o ayrı ) . Bir türlü temize çekmek için zaman ayırma zahmetine katlanmayıp, aylardır kullandığım not defterimi çıkarırken başlamıştı içinde bulunduğum durumdan dolayı yaşadığım stres… Ellerimi, masanın üstünde koyacak bir yer bulamıyordum. Saçlarımı buraya gelmeden toplamış olduğum halde kenarlardan birazının sağa sola fırlaması bile içimden kendime söylenmeme yetti. Üstümdeki kalın polar giysiyi çıkarmaya cesaret edemiyordum. Terliyor, sırılsıklam oluyordum. Bunun kalın giyinmemden dolayı değil, stresten olduğunu da gayet iyi biliyordum. Onu çıkarırsam, içimdeki sırılsıklam tişörtten ve onun yayacağı kokudan doğal olarak iğreneceğini bildiğimden o halde durmak zorunda kaldım.

 
Bir ara, arka sıralarda oturan birinin dersten atılması, hepimizin dikkatini o yöne çekti. O ise, arkasını dönerken önce benim tarafımdan başını çevirdi ve alelacele bundan vazgeçip diğer taraftan bakmayı daha uygun buldu. Bunun son derece önemsiz ve basit bir detay olduğunu daha sonradan fark etsem de, o anda yine bir anlam çıkartıyordum.

 
Daha yarım saat önceki mutluluğumdan geriye kalanlar bunlardı. Kendimi bir an önce dışarıya atmak için duyduğum isteği şimdi bile tarif edemem. Hoş, bir sonraki ders ön tarafta boş masa olmasına rağmen yine de onun yanında kalmayı tercih ettim. Zira, diğer türlüsü tıpkı toplu taşıma araçlarında görmeye alışık olduğumuz türden, bir kimsenin zorunluluktan istemediği koltuğa oturup da ön ya da arka koltukta bir boşluk gördüğünde aniden yerini değiştirmesi gibi saygısızlıktan başka bir şey olmayacaktı. Nitekim, bir önceki hafta başka bir derste, yine şanssızlık eseri yan yana bulunduğumuz anda, hocanın uzattığı iki adet kağıdı hemen kapıp, diğerini ona doğru uzatınca(Meğer ikişer tane lazımmış) hocadan işitmek zorunda kaldığım “Çok da centilmenmişiz.” lafı, beni onun gözünde küçük düşürmüştü. Halihazırda, gözünde kaba bir adam olarak bulunuyor olmalıydım ki, bugün yüzüme bile bakmak istemiyordu.

 
Okuldan çıkarken, ders boyunca oradan kaçmak için duyduğum istek gitti. Yerini derin bir pişmanlık ve sıkıntı aldı. “Keşke saatlerce o şekilde oturmasaydım da en azından bir iki şey söyleseydim” diye yol boyunca kendimi paralayıp durdum. Evde bile ne uyku uyuyabildim ne bir şey, sadece olanları düşünüp durdum.

 
Tüm bu olanlardan sonra yazıdaki kişi için, en ufak bir küçümseme, alay etme ya da acıma gibi gafletlerde bulunmayın. Zira, ben burada birçoğunun, sözde hayatlarının en güzel zamanlarını değerlendirdikleri bahanesiyle kendilerinin ve ‘sevdiklerinin’ duygularını ve bunların doğuracağı sonuçları hiçe saymalarından yola çıkarak, onların hiçbir zaman anlayamayacakları kadar daha yoğun, daha yüce duygularla yaşadım.
 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/6/2008 - Yeraltı Adamı

 
Hoşlandığınız kişinin zaten bir sevgilisi olduğunu öğrenseniz ne yapardınız? Ya da bu soruyu biraz değiştirelim. Platonik boyutlarda, hoşlandığınız kişinin sizden başka talipleri de olsaydı nasıl davranırdınız?

 

Sizi bilemem ama ben bundan büyük haz duyardım. Kulağa saçma geldiğinin farkındayım. Ama işin aslı böyle değil. Nedenine gelirsek, bütün bu hissin kabullenmeden geldiğini söyleyebilirim. Neredeyse kör olmuşçasına bağlandığım insanı, başkasıyla mutlu gördüğümde, durumu kabullenmekten başka ne çare kalır ki? İster istemez cesaretim kırılıyor. Onların daha da mutlu olmalarını arzuluyorum. Oracıkta yıkılmış vaziyette kalmayı arzuluyorum daha doğrusu. Bunun hazzı tarif edilemezdir. Aşık iken, sevdiğimin dünyadaki gelmiş geçmiş en güzel insan olduğunu ve bir daha onun gibisinin gelmeyeceğini düşündüğümden tamamen kendimi kaybediyorum işte… İstemeye istemeye durumu kabullenmek zorunda kalıyorum. Buna alıştığımda ise, tamamen başka biri oluyorum. Kendimi kandırmak için her yolu deniyor, yalanlar söylüyorum ve bu yalanlara kendimi inandırdığım zaman her şey çözülmüş oluyor.

 

Bu söylediklerime inanmıyorsunuz değil mi? Evet, ben de inanmıyorum! Yalan söyledim. Tabii ki her sevdiğine kavuşamamış aşık gibi, yerinde olmak istediğim hemcinsime kin duyar, ondan da sevdiğimden de yavaş yavaş iğrenmeye başlardım. Onlara duyduğum nefretin de etkisinde kalır, sokakta gördüğüm insanlara dik dik bakar, gözlerimi de asla kaçırmazdım. Hele el ele tutuşmuş bir çift görmeyeyim mi! Kendimi, yaşlanmış ve elimdeki bastonla güya onları ahlaksızlık yaptıklarından ve toplum önünde huzursuzluğa sebebiyet verdiklerini düşündüğümden kovalardım!

 

Bir zamanlar canımdan çok sevdiğim insanı başkasıyla gördüğümde, kıskanmaya başlar, klasik soruları kendi kendime sormaya başlardım: “O herifte ne buluyor? Meymenetsiz suratına da bakın hele! Bu kibirli tavırlarına ne demeli, kendini ne sanıyor? Konuştukları da birbirinden lüzumsuz şeyler. İnsan bu kadar sıradan, gereksiz laflara nasıl tahammül edebilir. Üstelik, kızcağız bütün bunları dinliyor gibi görünüyor!”… Kendi kendimi yiyip bitirirken hem onlardan nefret ediyor hem de kıskanıyordum. Kimi zaman da saatlerce konuştukları birbirinden saçma şeyler aklıma geliyor ve kendimi onlardan üstün görüyordum. Başta söylediğim “haz” duymamın asıl sebebi buydu…
 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Son Yazılarım

Zor Bir Ders
Yeraltı Adamı

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

elif güneş
mrsapx